İşçi Avukatlık Bağlamında Direniş ve Dayanışma – Avukat Dayanışması*

*16. Karaburun Bilim Kongresi'nde Avukat Dayanışması tarafından yapılan sunumdur.

Avukatlık mesleğinin dönüşümü ve işçi avukatlık kavramı profesyonel mesleklerdeki dönüşüm bağlamında uzun zamandır tartışılıyor. Sınırlı bir çerçevede akademinin de ilgisini çeken bu konu, özellikle hukuk alanında çalışma yürüten demokratik kitle örgütlerinin ve kimi baroların gündeminde.

İşçileşmenin ve dönüşümün doğrudan sonuçlarını yaşayan genç avukatlar açısından ise söz konusu tartışmalar, yaşanan süreci açıklamakta oldukça yetersiz kalıyor. Sorun ise bu konuda mücadelenin nasıl şekillenmesi gerektiği noktasında düğümleniyor.

II-MESLEĞİN DEĞİŞİM VE DÖNÜŞÜMÜ

i.TARİHSEL SÜREÇ

Coğrafyamızda işçi avukatlığa ilişkin ilk tartışmalar 90’ların sonunda gündeme gelmeye başlamıştır[1]. Buna karşılık ABD’deki hukukçuların 80’lerde başlattığı tartışmalar[2], değişik bakış açılarından olsalar da, avukatlık mesleğindeki dönüşümün küresel boyutunu gözler önüne sermektedir. Bu tartışmalara göre 1960 öncesinde avukatların çok büyük çoğunluğu serbest biçimde, kendi bürosunda mesleğini icra ederken 1980’lere geldiğinde bu oran %60’lara kadar inmektedir. Buna paralel olarak mesleğin demografik yapısında da bir değişim söz konusudur. Tarihsel olarak burjuvazi içerisinden gelişen bir meslek olan ve ağırlık olarak “beyaz, burjuva erkeklerden” oluşan avukatlık; işçileşmenin artışıyla siyahileri, kadınları ve göçmenleri içine alacak şekilde genişlemektedir.

Elbette bu değişim ve dönüşümün bir sebebi olmalıdır. Dönüşüm, sadece meslek mensuplarının sayısının artması yahut toplumun daha geniş bir çevresi tarafından icra edilir hale gelmesinden ibaret değildir. Aslında bunlar dönüşümün sonuçlarıdır. Temelinde ise tarihsel anlamıyla avukatlık hizmetinin sermayenin ihtiyacını karşılayamaz hale gelmesi yatmaktadır.

Kapitalist sistem içerisinde hukuku tek bir yönüyle ele almak düşünülemez. Lakin üretim süreci yönünden değerlendirdiğimizde hukukun ve esasta özel hukukun burjuvaziye has bir olgu olarak, kendileri içerisinde gerçekleştiği görülmektedir. Bu anlamıyla hukuk, üretim sürecinin dışında bir kapitalistin bir başka kapitalistin karına veya mülkiyetine el koyma aracı olarak şekillenmiştir. Nitekim kamu hukukunu bir yana bırakırsak, kapitalizmin erken dönemlerinde de hukukun ilgi alanının borçlar hukuku, ticaret hukuku, miras hukuku ve icra hukuku içerisinde kaldığı görülmektedir.

Kapitalizmin gelişimi hukukun gelişimini sağladığı gibi bir endüstri olarak ele alınmasını da zorunlu kılmıştır. Yaşadığımız tekeller çağında uluslararası şirketlerin çıkarlarını tek başına çalışan bir serbest avukatın savunması düşünülemez değil mi? Sonuç olarak avukatlık mesleğindeki dönüşümü koşullayan, esas olarak, sermayenin ihtiyaçlarıdır. Uluslararası tekeller, gereksinim duydukları hukuki hizmeti tekil kişilerden almaktansa standarta oturtulmuş ve sermaye ile daha derin bağları olan hukuk şirketleri yaratmayı tercih etmişlerdir.

Öte yandan sınıf mücadelesinin kendisi hukuku bir başka yönden gelişmeye ve değişmeye zorlamıştır. Kazanılan haklar bu kazanımların ve hakların savunulmasını da beraberinde getirmiştir. Böylece sistemin artan ve değişen avukatlık hizmeti ihtiyacına binaen sayısı artan avukatlar için başka bir avukatlık pratiği imkanı oluşmaya başlamıştır. Oysa bu durum, yukarıda bahsettiğimiz avukatlık mesleğinin tarihsel özüyle, yani burjuvazinin enstrümanı olması gerçeğiyle çelişmektedir

Tüm bu olgular meslekteki çalışma biçimleriyle birlikte mesleki eğitimden meslek içi örgütlenmelere ve sosyal konumlanışa kadar birçok noktaya etki etmiştir. Günümüzde serbest avukatlık her geçen gün azalırken işçi avukatlığın artma eğilimi devam etmektedir. Bu dönüşümün tüm alanlarda mevcut tekeller çağında bir zorunluluk olduğunun kabulü gerekmektedir. Bu yüzden de “mesleği eski haline döndürmek” üzerinden üretilecek politikalar da hamasetten öteye gitmeyecektir. Tabi ki elimizi kolumuzu bağlayıp bu dönüşümü kabul etmeyi önermiyoruz. Ancak dönüşümü salt çalışma ilişkileri üzerinden değerlendirmeyip bir bütünde anlamak ve avukatların kendileri için yürüttüğü mücadeleyi sınıfsal zemine oturtup işçi sınıfının mücadelesiyle bütünleştirmek gerekmektedir. Bu mücadelenin kazanımı ise “mesleği eski haline döndürmek” değil “mesleği baştan yaratmak” olacaktır.

ii. FİİLİ HUKUK ŞİRKETLERİ VE “BUTİK BÜRO”LAR

Mevcut Avukatlık Kanunu henüz hukuk şirketlerinin yasal olarak kurulumuna izin vermese de fiilen örgütlenen büyük hukuk şirketlerinden bahsetmek mümkündür. Öte yandan işçi avukat olarak adlandırılan avukatların çoğu hala “butik büro” denilen ve bir patron avukatın altında 3-4 avukatın çalıştığı bürolarda çalışmaktadır. Türkiye’deki hukuki iş dağılımına ve iş hacmine dair net verilere erişme imkanımız olmasa da uygulamadan gözlemimiz, her ne kadar işçi avukat dağılımı ağırlıklı biçimde fiili hukuk şirketlerinde olmasa da bu şirketlerin iş hacminin, “butik bürolara” ve serbest avukatlara nazaran, büyük bir kısmını elinde tuttuğu yönündedir.

“Butik bürolar” ise kanaatimizce özellikle incelenmesi gereken bir olgudur. Bu büroların yapısı incelendiğinde; genellikle geçmişte serbest çalışmış, altından tek başına kalkabileceği iş hacmi organik sınırına dayandığı için altına bir başka avukatı alma ihtiyacı duyan, böylelikle yapabileceği işin sınırlarını genişleten, meslekte kıdem almış bir avukat görülmektedir.

Patron avukat ile yanında çalışan, işçi avukat arasındaki ilişki ekonomik yönden fiili hukuk şirketlerinden farksızken sosyal yönden geçmişin izlerini taşımaktadır. Avukatlık yapılabilmesi için yasal olarak zorunlu olunan bir yıllık yasal staj süreci, geçmişten günümüze meslekte empoze edilmiş usta-çırak ilişkisinin bir görünümü olarak özellikle “butik bürolardaki” patron-işçi ilişkisini sosyal yönde somutlamaktadır. Böylece aslında işçi niteliğinde çalışan avukat kendisini sosyal anlamda patronuyla eşdeğer kabul etmekte ve “meslektaş” olarak adlandırabilmektedir.

Kanaatimizce bu tip bürolar ve çalışma ilişkisi avukatlık mesleğinin şirketleşmesinde bir geçiş sürecidir. Meslekte kıdemli, müvekkil çevresini genişletme imkanına sahip avukatların, işyerine altında çalışacak işçi avukat alarak piyasada yer etmeye ve fiili şirketlerle rekabet etmeye çalışması doğal bir reflekstir. Ancak unutmamak gerekir ki şirketleşme konusundaki eğilim zenginleşmek isteyen birkaç avukatın kişisel hırsından kaynaklanmamaktadır. Aksine kapitalist üretim ilişkileri içerisinde bir zorunluluktur. Bu nedenle de anılan şekilde büro sahibi avukatların sadece istisnai bir kısmı belki de şirketleşerek tutunabilecek, diğerleri ise er ya da geç şirketler tarafından yutulacaktır. Dolayısıyla işçi avukata ince ince işlenen “bir gün patronunun koltuğuna oturma” hayalinin gerçekliği günümüzde bulunmamaktadır.

iii. SERBEST AVUKATLIĞA KALAN

Uygulamada kolaylıkla gözlemleyebildiğimiz üzere sayısı gitgide azalan serbest genç avukatların başlıca iş alanlarını ceza hukuku, işçi vekilliği, boşanma, idari işlemler ve küçük çapta icra işleri oluşturmaktadır. Siyasi davaları bir yana bırakırsak aslında serbest genç avukatlar, işçi sınıfının günlük hukuki işlerini takip etmektedir. Yazımızın başında tartıştığımız üzere hukuk, işçi sınıfının yararlanması için yaratılmış bir aygıt değildir. İşçi sınıfının hukuktan “yararlanabilir” hale gelmesi sınıf mücadelesinin bir kazanımı olduğu gibi meslekteki dönüşümle de ilgilidir. Hukuk şirketleri tarafından karlı görülmeyen bu alanlar, tutunmaya çalışan serbest avukatlar açısından bir geçim kaynağı haline gelmiştir. Bu konuda en yakıcı sorunlardan biri haline gelen alanlardan ikisi ise CMK ve Adli Yardım servisleridir. İşçi sınıfının hukuki hizmetlere erişiminin bir aracı ve güvencesi olması gereken CMK ve Adli Yardım serbest avukatlar için adeta vasat bir geçim kapısına dönmüştür. CMK ücretlerinin Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi’nin sekizde biri olması ve Adli Yardım kapsamının olabilecek en dar çerçeveye indirgenmesi, serbest avukatları devletten parça başı iş alan hukuk teknikerleri konumuna getirmiştir. Bu durum serbest avukatların söz konusu hizmetleri bir angarya gibi görmesine ve özellikle de CMK servisini imza atmaktan ibaret bir süreç olarak değerlendirmesine yol açmaktadır. Gelinen nokta, serbest avukatların hayatta kalma mücadelesine karşı büyük bir saldırı olduğu kadar aynı zamanda bir toplumsal mücadele kazanımı olan CMK ve Adli Yardım servislerinin içini boşaltmaya yönelik hamle olarak da ele alınmalıdır.

iv. EĞİTİMDEKİ DÖNÜŞÜM

Meslekteki dönüşüm, mesleki eğitimdeki dönüşümü de beraberinde getirmiştir. Hukuk fakültelerindeki öğrenci sayısı katlanarak artarken eğitim salt hukuk teknikerliği eğitimine indirgenmiştir. Hukuk fakülteleri ancak işçi olarak çalışabilecek avukatlar yetiştirmeye odaklanmıştır. Sonuç olarak yeni mezun avukatlar büyük bir özgüvensizlik ve ekonomik sıkıntı içerisinde işçi avukatlığa mecbur bırakılmaktadırlar. Çoğu hukuk fakültesinin diploma vermek dışında bir işlevi kalmamıştır. Avukatlar mesleği icra ederken kendi kendilerini eğitmeye çalışmakta; bencillik ve rekabet ön plana çıkmaktadır.

Fakültelerin güncel durumları karşısında öne çıkarılması gereken mesleki dayanışmadır. Avukatların dayanışma mantığıyla düzenleyeceği hukuki eğitimlerin yanı sıra felsefi, sosyolojik ve siyasi içerikli söyleşilerin, eğitimlerin gerçekleştirilmesine ihtiyaç vardır. Bir örnek olarak ceza pratiği öğretilecek ise teorik kanuni bilgilerin yanı sıra zorunlu müdafi olgusunun nasıl ortaya çıktığı, arka planı ve toplumsal mücadelenin etkisi de ele alınmalıdır. Sadece kanunu bilmek ve uygulatmakta ısrar etmek hukuk teknikerliğinin bir görünümüdür. Tarihsel arka planını ve siyasi, sosyolojik arka planını bilmek ise uygulamanın yanında gelişmenin de önünü açar.

III-AVUKATLIKTA SINIF MÜCADELESİ

i. SOYUTLANMA KAVRAMI

Serbest veya işçi olarak çalışsın fark etmez, avukatların ezici bir çoğunluğu temelde işçi sınıfının bir parçası haline gelmişse de avukatlar hala kendilerini işçi sınıfının bir parçası olarak kabul etmemektedir. Burada işin ideolojik boyutunun tartışılması bir ihtiyaçtır. Belki de tüm profesyonel meslek grupları için konuşulması gereken olgu soyutlanma kavramıdır.

Avukatlar ve kanaatimizce hekimler, mimarlar, mühendisler vb. meslekler de toplumsal algıda, yukarıda açıklanan tarihsel arka planıyla, toplumun geri kalanından soyutlanmış kişilerdir. Bu soyutlanmayı iki boyutta ele alabiliriz. Soyutlanmanın birinci boyutu, toplumsal statü bağlamında avukatlar “yukarıda” konumlanmasıdır. Hukuk fakültesinin ilk dersinden başlayarak anlatılan avukatlığın kutsallığı (benzer şekilde hekimin kutsallığı), öğrencilerin öncelikli olarak kendi kendilerini ulvi bir konuma yerleştirmelerine yol açmaktadır. İkinci boyutu ise artık geçerliliğini yitiren ekonomik soyutlanmadır. Sosyal olarak toplumun “üzerinde” yer alma hali ekonomik olarak desteklendiği sürece bir anlam taşımaktadır. Oysa artan işçileşme ve serbest avukatların azalan iş alanları ile birlikte etkisini arttıran ekonomik kriz bu soyutlanmayı doğrudan yok etmektedir. İşçi avukat ücretleri asgari ücrete yaklaşırken serbest avukatların kazancı çoğu zaman asgari ücreti bile bulmamaktadır.

Ekonomik soyutlanmanın ortadan kalkması, elbette sosyal soyutlanmayı kendiliğinden yok etmemektedir. Yine de bizler açısından muazzam bir örgütlenme olanağı yaratmaktadır. Sosyal soyutlanmayı yıkmak ve yeni bir ideolojik bakış geliştirmek avukatların hak mücadelesini işçi sınıfının hak mücadelesiyle bütünleştirmek, tabiri caizse avukatların sınıf bilincini açığa çıkarmak için önümüzde duran ilk hedeflerden olmalıdır. Bunu gerçekleştirmek ise ancak öznenin müdahalesiyle mümkündür. Ancak müdahalenin niteliğinden önce müdahalenin araçlarını tartışmak gerekmektedir.

ii. MÜCADELE ALANI OLARAK BAROLAR VE HUKUK ÖRGÜTLERİ

Avukatların tarihsel meslek örgütü barolardır. Yukarıda açıkladığımız biçimiyle kapitalizmin erken dönemindeki avukatlık pratiğine uygun şekillenen barolar, bugün de aşağı yukarı aynı örgütlenme biçimlerini korumaktadırlar. Nitekim tarif ettiğimiz üzere meslekte yaşanan dönüşüm karşısında baroların temelde aynı kalmış olması işlevselliği bakımından çelişkiler doğurmaktadır.

Günümüz baroları, kapitalizmin erken dönemlerinde kurulmaları[3] kaynaklı olarak feodal lonca örgütlenmesinin izlerini taşımaktadır. Kaldı ki o dönem icra edilen avukatlık pratiğiyle de baroların lonca gibi örgütlenmeleri oldukça doğaldır. Meslek tekelinin korunması, rekabetin sınırlandırılması, etik düzenlemeler oluşturulması ve mesleki yaptırım gücü, tüm baroların temel işlevidir. Bu noktadan bakıldığında, basit bir mantık yürütmeyle dahi baroların meslekte yaşanan dönüşüme karşı olmasını beklemek mümkündür.

Tartışılması gereken bir başka nokta ise arkaik olarak nitelendirebileceğimiz baroların nasıl işlediği ve avukatların iradesini yansıtma kudretine sahip olup olmadığıdır. Bilindiği üzere avukatlık mesleğinin icrası için baroya kayıtlı olmak zorunludur. Yani tüm avukatlar istese de istemese de baronun doğal üyesidir. Hem patron avukatların hem işçi avukatların hem de serbest avukatların bu yapıya dahil olması, bir bütün olarak baro yönetimini ve organlarını mesleki dönüşüm karşısında hareket ettirmenin mümkün olmayacağını göstermektedir. Bunun yanı sıra aralarında işçi-işveren ilişkisi bulunan avukatların konu baro yapısı olunca “meslektaş” sıfatı altında eşitleneceğinin beklenilmesi gerçekçi değildir.

Lakin barolar, etkisi meslek alanıyla sınırlı örgütlenmeler değildir. Özellikle Türkiye’de baroların toplumsal etkisi ve hukuki değerlendirmelerdeki meşruiyeti, mahkemelerin veya Adalet Bakanlığı’nın ötesinde yer almaktadır. Bu anlamda baroların önemini göz ardı etmemek gerekir.

İtirazımız baroları demokratik kitle örgütü olarak değerlendirmeye yöneliktir. Baroları ve diğer kamu tüzel kişiliğine haiz meslek örgütlenmeleri nevi şahsına münhasır niteliktedir. Bu anlamda barolarda yer edinmek ve baro organlarından hem avukatların hak taleplerine hem de toplumun adalet ihtiyacına yönelik siyaset üretmek önemlidir. Ancak avukatların hak arayışında barolar dışında daha homojen olacak bir örgütlenmenin dinamo olmasına ihtiyaç vardır.

Avukatların hak mücadelesi ancak kendilerinin içerisinden çıkacak demokratik kitle örgütleri ile bir adım ileri taşınabilir. Bu demokratik kitle örgütleri için elbette barolar da bir mücadele alanı olacaktır. Önemli olan demokratik kitle örgütünün aynı amaç için bir araya gelmiş avukatlardan oluşmasıdır. Bahsettiğimiz tarzda bir demokratik kitle örgütünün mevcut hukuk kurumlarından farkı ise oluşturacağı perspektiftir.

iii. MESLEK İÇİ ÇELİŞKİDEN DİRENİŞE

Meslekte yaşanan dönüşüm karşısında eskiye dönüşün artık mümkün olmadığını belirttik. İşçi ve serbest genç avukatlar ile patron avukatlar ve fiili hukuk şirketleri arasında uzlaşmaz bir çelişki vardır. “Meslektaş” eşitlemesi artık avukatlar açısından tatmin edici olmaktan çıkmıştır. Bu çelişkinin her yolla büyütülmesi gerekmektedir. Ekonomik zor kitlesel örgütlenmenin önünü açmaktadır. Kapitalist sistem içerisinde meslekteki dönüşümün tersine çevrilmesi mümkün olmadığı gibi durdurulması da mümkün değildir. Avukatların kazanacağı her ekonomik hak (tip sözleşme, tarife artırımı vb.) uzun vadeli fayda sağlamayacaktır. Yine de mücadelenin büyüyebileceği alanlar, kitlenin harekete geçişini sağlaması bakımından ekonomik taleplerdir. Ekonomik talepleri kazanmak mücadele gerektirir. Mücadele ise öğretir ve geliştirir; diğer mücadeleler ile yan yana gelmeyi koşullar. Bir bütünde avukatların nihai kazanımı sınıfsal bilincini kazanılması olacaktır. Elde edilen her kazanım çözümün bu düzen içerisinde mümkün olmadığını gösterecektir.

iv. SİYASİ YÖNÜYLE AVUKATLIK VE DAYANIŞMA

Avukatlık mesleği ilk icra edilişinden itibaren siyasi bir meslektir. Her ne kadar kapitalizmin erken dönemlerinde burjuvazinin safında ve onun içerisinden çıkan kişilerin icra ettiği bir meslek olsa da geldiğimiz noktada avukatların ezici bir çoğunluğu işçi sınıfının içerisinden yetişmektedir. Ancak mesleğe siyasi niteliğini kazandıran mensuplarının sınıfsal arka planı değil, konusudur. Tüm yasal düzenlemeler ve yargının örgütlenişi politik olarak şekillenmektedir. Bu kapsamda avukat da ister istemez politik bir ortamda mesleğini icra etmektedir.

Öte yandan 1960’lardan sonra gelişen hak savunuculuğu kavramı bugün giderek silikleştirilmeye çalışılsa da toplumsal mücadelenin önemli bir kazanımıdır. Hak savunuculuğu kavramı esas alınarak yapılan avukatlığın politik yönü mesleğin politik doğasından farklıdır. Burada avukatın yaptığı iş yönünden öznel bir siyasi hamlesi mevcuttur.

Mesleği politikleştiren bir diğer olgu ise toplumun kendisidir. Toplumsal mücadelenin öznelerinden bağımsız olarak devletin toplumun adalet ihtiyacını karşılayamaması avukatları ve baroları kitlelerin gözünden “olması gerekeni” söyleyen hale getirmektedir. Dolayısıyla avukatlık mesleğinin politik karakteri kabul edilmeli ve lehe çevrilmelidir. Avukatlar tutum almaya çekinmemelidir.

Devletin dahi kendi kanunlarını tanımadığı bir toplumda avukatlar toplumun lehine ancak kırıntıları olan bir kanunlar bütününü uygulatmaya çalışmaktadır. Bu elbette kıymetlidir, inkar edilemez. Bu yüzden de devlet her fırsatta avukatlara saldırmaktadır.  Ancak “tutum” ile kastedilen bunun bir adım daha ötesine gidebilmektedir. Kastettiğimiz bütün mevzuatı baştan aşağı tekrar yazmak değil. Mücadele içerisinde gelişebilecek bir tutumdan bahsediyoruz. Bunun için avukatların gelişen direnişlerle, mücadeleler ile kendi mücadelesinin bağını kurması gerekir.

Fakülte yıllarından başlayarak avukatlara ideal bir toplumsal düzenin kanunlara uyulduğu takdirde mümkün olduğu işlendi. Oysa kanunların nasıl yapıldığı, teknik süreçler haricinde irdelenen bir konu değildir. Toplumda derin bir adalet ihtiyacının varlığı söz konusudur. Birer hukukçu olarak avukatların söyleyeceği “olması gereken” mevcut yasalara uyulması değil, yenilerinin yaratılması olmalıdır.

v. SONUÇ

Görüldüğü üzere avukatlık mesleğindeki dönüşümü tarihsel bütünlük içerisinde kabul etmek gerekmektedir. Ancak buradaki kabul süreci anlamaktan ibarettir. Eskiye geri dönüş artık mümkün değildir. Dönüşümün sonuçlarına karşı mücadele etmek ancak sınıfsal bir tutum almakla mümkündür. Avukatların alacağı sınıfsal tutum kendilerinin ekonomik hak taleplerini içermekle birlikte işçi sınıfının adalet arayışına dair siyasal mücadelesini de kapsamalıdır. Avukatlar açısından ekonomik temelli büyümeye müsait olan mücadele, işçi sınıfının geri kalanının mücadelesiyle siyasal anlamda fiilen birleştiği takdirde büyük değişimler yaratmaya gebedir.

[2] Abel, Richard L. “The Transformation of the American Legal Profession.” Law & Society Review, sayı. 20, no. 1, 1986, s. 7–17.

[3]  New York Barosu 1876, İngiltere ve Galler Hukuk Cemiyeti 1825, Paris Barosu 1810, İstanbul Barosu 1878

 


CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here