Saray Rejimi, dincilik-milliyetçilik ve tarikatlar – Aysun Sadıkoğlu

Bazan bir olay, ciltler tutacak kadar uzun anlatılan bir şeyi, tüm çıplaklığı ile ortaya koyar. Yine de bu çok şeyi bir anda anlatan olayı dahi, birçok açıdan ele almak faydalıdır kanısındayız.

Üzerine konuştuğumuz olay, gazeteci Timur Soykan tarafından basına yansıtıldı.

Olay, aslında kendini birkaç kere “var etme”ye çalıştı ama, olmadı. 6 yaşındaki çocuk, bugün 24 yaşındadır. Erdoğan liderliği döneminde, o da adeta bir köle, adeta bir kapatma olarak çocukluğunu kaybetmiş, işkence içinde yaşamıştır. Birkaç kere konuyu mahkemelere taşımaya çalışmış, 14 yaşında, 15 yaşında, en son iki yıl önce, kendi durumunu yansıtmaya çalışmıştır. Burjuva adalet sistemi, Saray Rejimi koşullarında, buna izin vermemiştir. İçinden geçilen dönem, Timur Soykan’ın da ataklığı ile birleşti ve olay gündem hâline geldi.

6 yaşında bir çocuk, tarikat şeyhi olan babası tarafından, tarikatın gelecek vaadeden bir üyesine, “eş” olarak veriliyor. Bakmayın bizim kibarca, insanca “eş olarak” dememize, bu bizim dilimizde böyle ve maalesef yanlış. Gerçek böyle değil. Kızını, çocuğunu satmıyor da. Bu da yetmez. Diyelim ki Afganistan’da, borcuna karşı kız çocuğunu verme işine de benzemiyor. Şeyh, muhtemelen gelecekte şeyh olacak adama, 6 yaşındaki kızını veriyor. Satmak da değil bu.

“Genelev”de çalışan kadını aşağılayıp, “ahlâksız” diye damgalayan birçok kişi, ulu şeyhin, 6 yaşındaki çocuğu (dikkat edin, “kendi çocuğu” demeye bu noktada son veriyorum) gelecekteki şeyh adayına “ön-ganimet” olarak vermesini, “ahlâksızlık” olarak görmez ve saygıyla kabul ederler.

Bizim müthiş cumhurbaşkanımız, reis, her şeyin başkanı, dünya liderimiz, İslam dünyasının ulu başkanı, “erken yaşta evlenmek” diye olayı meşrulaştırmaya, sıradan bir sapkınlık olarak göstermeye çalışıyor.

Oysa Erdoğan’ın geldiği tarikat dünyasında “erken yaşta evlenmek” ile, “alıcı”, yani şeyh adayı, gelecekteki tarikat şeyhi için “kapatma” arasında, epeyce fark vardır.

Veren, erkenden, peşinen verilen bir “ön-ganimet” veriyor ve alan, bir “kapatma” alıyor. Hem alan, 6 yaşındaki bir çocuğa cinsel istek duyuyor hem de veren 6 yaşındaki çocuğun “cinsel çekiciliği” gibi bir duyguya sahiptir. Bu alışverişin, iki tarafında bulunan kişi de aynı karakterdedir. Biri, mal olarak gördüğü çocuğunun, gelecek için diğerine verilmesini kabul ediyor, diğeri de bunu alıyor.

Şimdi, bir an düşünelim. Diyanet İşleri sayfasına konup kaldırılan, “babaya kızı helâldir” tarzından açıklamaların anlamı nedir? Ya da bir tarikat şeyhine eşini “badeletmek” için götüren, kendisi de “badelenmiş” adamın “yine olsa yine yaparım” demesi ne anlama geliyor? Anlaşılan 20 yıllık İslamî iktidar döneminde, egemenlerin içine yeni katılan bu “seçkinlerin” din ve cinsel tercihleri arasında kurdukları bu yeni bağ, istisnai bir durum değildir. Yeni “İslamî” anlayış, devletin elinde dinin ve milliyetçiliğin bu azgın, ölçüsüz kullanımı, yeni bir duruma yol açmıştır; muktedirlerin dini onların cinsel sapıklıklarına uygun olarak yeniden organize edilmektedir.

Biz devrimciler, özel olarak AK Parti iktidarı ile devletin (AK Parti’nin değil, Saray Rejimi’nin) dini bu azgın kullanımı için, kendilerine “teşekkür” ediyoruz. Biz ne kadar anlatırsak anlatalım, dinin ve milliyetçiliğin egemenin elinde nasıl bir “afyon” görevi gördüğünü bu kadar ikna edici anlatamazdık. Elbette bu ironidir ve asla teşekkür edilecek bir hâl değildir. Saray Rejimi’nin dini ve milliyetçiliği egemen sınıf çıkarlarına bu denli azgınca kullanımının sonucu ortaya çıkan durum, devlet çarkının, devlet denilen şeyin, sömürge bir ülkedeki burjuva egemenliğin tüm iğrenç yüzüdür.

Çürüme budur.

Erdoğan, “bunu İslam dinine mal etmeyin” diye vaaz veriyor. İyi ama, bunu biz ya da bir başkaları “İslam dinine mal” etmiyor. Tersine, bunu İslam dinine mal eden bizzat sizlersiniz. Biz, bunu olsa olsa, ortaya çıkınca tartışıyoruz ve birçoklarından farklı olarak, bu durumu egemenlerin çürümesi olarak ortaya koyuyoruz.

“Dünya nimetlerine” bağlı olmayı bir kusur olarak gören birçok samimi Müslüman’ın tersine, siz, egemenler, tarikatlar, dini azgınca kullanan iktidarlar, en sıradan “dünya nimetlerine”, paraya, 6 yaşındaki çocukta cinsellik gören “uçkurunuza” tapınır durumdasınız.

Bu istisna değildir.

Tarikat şeyhine “badeleme” için eşini götüren adam, Diyanet İşleri’nin çeşitli açıklamaları, Ensar Vakfı’nda 45 erkek çocuğa tecavüz vakası, bir bakanın olaya “bakar”ak, “bir kereden bir şey olmaz” demesi, 6 yaşındaki çocuğun vakasının yargı tarafından örtülmesi, bir başka yetkilinin “insanî durum” diye konuyu özetlerken kendi durumlarını özetlemesi, birçok tarikat okulunda ölüm vakaları, bu durumun istisna olmadığının kanıtıdır.

İstisna bir yana, bu örgütlü bir davranıştır.

3 yaşında çocuğun ırzına geçilmesinin ardından, “evlenme yaşı kaç olmalıdır” tartışmalarının başlatılması, otobüste giyimi nedeni ile kadına dayak atılması, gerçekte örgütlü bir davranıştır.

Bu örgütlü terör, devlet eli ile yürütülmektedir.

Kadına karşı şiddet davalarında uygulanan iyi hâl indirimleri de bunun içindedir.

Biz diyoruz ki, “kadına karşı şiddet” bir siyasal olaydır.

Kadın cinayetleri siyasal cinayetlerdir.

Arkasında egemenler, devlet vardır.

Çocuğun cinsel istismarı, siyasal-örgütlü bir faaliyettir. Bu olay özelinde konuşacaksak, bu olay, siyasal bir olaydır ve devletin terör uygulamalarının bir parçasıdır. Yani, Kürt halkına dayatılan katliam politikaları, işçi eylemlerine karşı devreye sokulan TOMA’lar, öğrencilere karşı saldırılar, her hak arama eyleminin karşısına devletin dini, basını, yargısı, polisi, askeri ile dikilmesi, IŞİD çeteleri ile devletin kurduğu ilişki, Sivas katliamı, “affedersin Ermeni” açıklamaları, hepsi, bu cinsel saldırılarla bağlantılıdır. Hepsinin ortak noktası, devlet terörüdür.

Tarikatlar, defalarca ortaya koyduğumuz gibi, dinî yapılar değildir. Belki yüzyıllarca önce bu tarikatları, oluşumları dinî yapılar olarak ele almak mümkün idi. Ama artık değildir. Tarikatlar, devletin içindedir, tarikatlar birer holdingdir, tarikatlar ticari müesseselerdir, tarikatlar mafyatik yapılardır, tarikatlar kara para aklama merkezleridir.

Ve bu işin ucu, devletin dini kullanması dediğimiz sürece dayanır. Bir burjuva muhalif, tüm bunlara karşı çıktığını söyleyip, Diyanet İşleri Başkanlığına karşı çıkmaması durumunda, gerçekte, durumu kabul etmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığının varlığını kabul edip, bunda bir sorun görmeyip, konu cinsel istismara gelince burada sorun aramak, yetersiz, çelişkili bir bakış açısıdır. Çocuk yaşta olup da iktidara karşı tweet atanların bile tutuklandığı bir yargı sistemini “normal” kabul edip, bu olayın yargıda örtbas edilmesinden rahatsız olmak, eksik bir yaklaşımdır. Tüm bunlar; (a) işin örgütlü yönünü, (b) işin siyasal yönünü görmemek demektir.

Çocuğa cinsel istismar, ensest ilişkiler, tarikat örgütlenmeleri, kadına karşı şiddet, tamamen örgütlü ve siyasal bir süreçtir, asla istisna değildir.

Tarikat örgütlenmesi de bir siyasal örgütlenmedir. Bir çeşit çete örgütlenmesidir. Diyelim ki, bir tarikatın, mesela Sağlık Bakanlığını, mesela polis teşkilâtını, mesela jandarmayı, mesela bilmem hangi tarz kaçakçılığı ele geçirmiş olduğundan söz etmek, aslında işin siyasal yönünü göstermektedir.

Tarikatların birer holding olduğu, tekelci rekabet ilişkileri içinde pazara hâkim olmak istedikleri, hâkimiyet ilişkilerine uygun olarak şiddet kullandıkları ve mafyatik bir yapılanma hâline geldikleri, açıktır.

Devletin, Saray Rejimi’nin aileyi koruma planları, bu konudaki adımları, gerçekte 6 yaşında çocuğu “malı” olarak gören anlayışın yerleşmesini istemelerindendir. Çocuğu “ailenin”, “anne-babanın” malı olarak gören sistem sakattır, burjuva egemenliğin devamını hedefleyen bir ideolojik tutumdur. Çocuk, yaşı kaç olursa olsun, ailenin malı değildir. Özel mülkiyet ilişkilerinin vardığı düzeyi göstermektedir.

Kapitalist ilişkiler, pazar ilişkileri, aileyi çözmektedir. Dünün geniş ailesini bugünün “çekirdek ailesine” dönüştüren süreç budur. Bu süreç sürmektedir. Kapitalizmin ihtiyaçlarına uygun olarak bu bağlar zayıflamaktadır. Bu bağları “ahlâkî” bir tutum adı altında sürdürme girişimi, aslında birçok pisliği el altından yaşatma girişimidir. “Ailenin korunması”, gerçekte, sisteme karşı mücadeleyi yok etme, bastırma amacına dönük bir girişimdir. Burjuvazi, her zaman, baskı ve şiddet kadar, halkın önyargılarını, inançlarını, köhnemiş düşüncelerini kullanmaktan geri durmaz. Bu yolla, kendi egemenliklerini sürdürmek isterler.

İşte ailenin korunması da bunlardan biridir. Bu bir yandan çocuğu mülk görme anlayışının devam ettirilmesidir, diğer yönden ise kadının katmerli ezilmişliğini sürdürme, onu bir mülk olarak görmeyi sürdürme girişimidir.

Ve tüm bu girişimler, gerçekte, tüm cinsel istismar süreçleri de dâhil, tüm pisliğin gizlice sürdürülmesi sonucuna varır. Egemenlerin istedikleri de budur.

6 yaşında çocuğun, şeyh tarafından, şeyh adayı olarak görülen kişiye ön-ganimet olarak verilmesi süreci sistemin birçok yönünü, Saray Rejimi’nin karakterini ortaya koymaktadır. Bu çürümedir. Bu çürüme, sadece “ahlâkî” bir çürüme değildir. Bu aynı zamanda yargı sistemini de ortaya çıkarmaktadır. Yargı, tümü ile olayı hasıraltı etmek için uğraşmıştır. Bu oldukça açıktır. Defalarca, kadın, meseleyi deşifre etmeye çalışmıştır. Buna rağmen, yargı, sistematik bir biçimde bu süreci hasıraltı etmiştir. Rabia Naz olayın hatırlayalım. Unutmayalım. Burada da mesele aynıdır. 13 yaşında bir çocuğun ölümünü, siyasal iktidar, devlet çarkı, yargı vb. hep birlikte örtmeye çalışmıştır.

Tıpkı 6 yaşındaki çocuğun 14 yaşında iken konuyu dile getirdiğinde, 21 yaşında başka bir kadının kemikleri üzerinden “kemik yaşının” belirlenmesi operasyonunda olduğu gibi, Rabia Naz olayında da babanın, davayı takip etmemesi için akıl hastası olduğu yönünde raporlar düzenlenmiştir. Adlî tıp dâhil, tüm devlet kurumları, hep birlikte, polisi, basını, Diyanet İşleri, bakanı, cumhurbaşkanı ile olayı örtmek için devreye girmiştir, girmektedir.

6 yaşından beri, bu hayatı yaşayan kadının, durumunu bir davaya çevirmek için gösterdiği çaba, aslında onu bir “kahraman” hâline getirmektedir. Binlerce kadın, binlerce çocuk, bu yolu izlemeli, durumunu dava hâline getirmelidir. Bu mahkemelerde bir dava olmak zorunda değildir. Bu toplumsal bir dava hâline getirilmelidir. Bu süreçten rahatsız olanların, kadınlara, çocuklara bu yönde destek olması, cesaret vermesi gerekir. Onlar versinler veya vermesinler, kadınların, çocukların, bizzat bu işi yapmaları gereklidir.

Bu aslında bir “kahramanlık” değildir.

Bu yaşama isteğinin, insan olma isteğinin, insanlık dışı muamelelerden kurtulma mücadelesinin bir gereğidir. Buna bugünkü koşullar nedeni ile “kahramanlık” demek mümkündür. Bir cesaret göstergesidir. Ama gerçekte, bu insan olmanın gereğidir.

Bir kere daha aynı yere geliyoruz. Artık kapitalizme, Saray Rejimi’ne, bu devlete karşı mücadele etmek dışında, insan olmanın bir yolu kalmamıştır. Seçimleri beklemek, seçim sonuçlarına yaşamımızı ve yaşam hakkımızı bağlamak yeterli değildir. Bugün, her kadın, her genç, her çocuk, işçi sınıfının yeni bir dünya kurma, insanın insan tarafından sömürülmesine son verme mücadelesine katılmak zorundadır. Evet bu yol, tehlikelerle, risklerle doludur. İşini kaybetme, hapse girme, sokakta dayak yeme, hatta ölme riski vardır. Ama böylesi bir hayatı sürdürmek, zaten ölmek demek değil midir? 6 yaşında bir çocuk, 24 yaşına gelene kadar, 18 yıl, yaşamış mıdır? Buna nasıl bir yaşam denilebilir? Hangi aileden, hangi anne-babadan, hangi dinden, hangi hukuktan destek almak mümkündür?

Tek gerçek çıkış yolu vardır: Sisteme karşı her yol ve araçla savaşmak. Bu meşrudur, zorunludur. Her işçi, her kadın, her genç, her çocuk, insanca yaşamak için, kapitalist sisteme, Saray Rejimi’ne karşı savaşmak, bu mücadeleyi örgütlü bir siyasal mücadeleye dönüştürmek zorundadır.

Sorun sadece tarikatlar değildir.

Devlet bizzat, dini ve milliyetçiliği, kendi egemenliklerini sürdürmek ve halkı bastırmak, daha kolay yönetebilmek için kullanmaktadır. Tarikatlar, bu siyasal egemenliğin bir parçasıdır. Sisteme karşı, Saray Rejimi’ne karşı mücadele etmek dışında bir çıkış yolu yoktur.

Bunlara karşı çıkmamak, sadece evinde, sadece dostlar arasında karşı çıkmakla yetinmek, adım adım, olup bitene alışmak demektir. Birçok okuryazar, bu süreçleri, bu iğrenç olayları seyretmekle yetinmektedir. “Bunlardan her kötülük, her iğrençlik beklenir, bu da onlardan biridir” demek, aslında bu süreçlere karşı durmak değildir, bunlara alışmaktır. Kimisi, tüm bunları bizzat kabul etmekte, “normal” karşılamaktadır. Kimisi ise, “bunlardan her tür kötülük beklenir” diyerek olayları seyretmeyi sürdürerek alışmaktadır. Kimisinin açık kabulü, kimisinin ise “karşıyım” diyerek kabulü söz konusu olmaktadır. Her iki durumda da, tüm olup bitene “alışmak” süreci işlemektedir.

Seyretmek, durumu içten içe lanetleyerek başını çevirmek, gözlerini kapatmak, kimseyi “temiz” kılmaz. Mücadele etmeyenler de, bunları yapanlara ses çıkarmayanlar da, siyasal mücadeleden kaçınanlar da, aslında kirlenmektedir.

Kirlenmeden kurtulmanın, insan olmanın, insanlık onurunu korumanın tek yolu vardır: Mücadele etmek.

Bu mücadele, tüm sisteme karşı, kapitalist sisteme karşı, burjuva egemenliğin her türüne karşı, bugün Saray Rejimi’ne karşı, insanın insan tarafından sömürülmesine karşı bir mücadeledir. Başka türlü temiz kalınamaz. Başka türlü bir mücadele gerçekçi değildir. Sistemin şu ya da bu yönüne, şu ya da bu saldırısına karşı durmak, mücadeleyi sadece bununla sınırlandırmak, gerçekçi değildir.

Kapitalizmi yıkma mücadelesi, insanın insan tarafından sömürülmesine son verme mücadelesi, sadece işçi sınıfının mücadelesi değildir. Artık bu mücadele, kadınların, işçilerin, gençlerin ortak mücadelesidir. Bu mücadelede işçi sınıfı, devrimin temel dayanağı olan devrimci sınıftır. İşçi sınıfının kurtuluşu, sadece onun değil, tüm toplumun kurtuluşudur, insanlığın kurtuluşudur


CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here