Yoksulluktan açlığa, örgütsüzlük esarettir, örgüt özgürlük!*

2023 yılının asgarî ücreti belli oldu: 8506 TL.

Öncesinde, pek çokları, asgarî ücretin kaç lira olacağı konusunda epeyce tahminlerde bulundu. Rakamlar, 11 bine kadar yükselmişti. Her gün bir kulis bilgisine ulaşılıyordu ve asgarî ücretin 11 bin TL’ye kadar yükseleceği söyleniyordu. Nihayetinde Erdoğan, “sırtımızda küfe taşıyoruz” diyerek, aslında olaya bir sınır koydu. Rakam, belli oldu: 8506 TL.

Türk-İş, kırmızı çizgisini, önce 7785 TL olarak açıkladı. Bu, açlık sınırı diye bulunan rakamı ifade ediyordu ve Türk-İş Başkanı, bu rakamı kırmızı çizgisi olarak ilan edince, aslında rakam da biraz belli olmuş oldu.

Türk-İş’in ikinci açıklaması 9.000 TL idi. İkisinin ortası bulundu ve Türk-İş Başkanı, Erdoğan’dan kendisini son toplantıda katılmama konusunda “affetmesini” istedi. Son açıklamada Türk-İş Başkanı yoktu.

Muhalif gibi duran burjuva basın, işçi temsilcisi olmadan asgarî ücretin açıklanmış olmasını eleştirdi. “Uzman işçi dostları”, Erdoğan’ın, asgarî ücreti açıklamasını, kanun dışı ilan ederek eleştirdi.

Bu burjuva muhalif basına ve “uzman”lara bakınca, insan, başka bir ülkede yaşadığını düşünüyor olmalı.

Asgarî ücret belirleme komisyonu, yapısı gereği zaten işçi düşmanı, işçi temsilcisinin olmadığı bir komisyondur. Türk-İş Başkanı’nın daha önceki dönemlerde, açık mikrofonlara yansıyan açıklamaları unutulmuş, onu da işçi temsilcisi ilan ettiler.

İşçilerin temsilcisi, eğer Türk-İş Başkanı ise, vay o işçilerin hâline!

Eğer tek sorun Erdoğan’ın asgarî ücreti bizzat açıklaması ise vay o “uzman işçi dostlarını” saflarında barındıran işçi sınıfının hâline!

Yoksulluk sınırının 20 bin TL olduğu bir ülkede, açlık sınırı 7800 TL civarında ilan edilmiş iken, asgarî ücretin 8506 TL olmasına sesini çıkartmayan sendikaların işçi sendikası olduğunu nasıl iddia edebiliriz?

Gerçek şudur: Alan memnun, veren memnun. Sendikalar, iktidar, işverenler hepsi memnun. Tüm açıklamalar, işçi sınıfının tepkisini kısıtlama, öfkesini kontrol etme çabasına dönüktür. İşçi sendikalarının görevi, işçilerin öfkesini kontrol etmek, bastırmak, gazını almak olamaz. Bu olursa, bu sendikalar işçi sendikası olamaz.

Sokağın, hayatın gerçek rakamlarını bir yana bırakırsak dahi, Türk-İş’in açlık sınırı dediği rakamları bile temel alırsak, ocak ayına gelmeden, yani yeni asgarî ücret işçilerin eline geçmeden bile, açlık sınırı, asgarî ücreti geçecektir.

Demek ki, işçi sınıfı, Saray Rejimi tarafından, burjuva devlet tarafından, açlığa mahkûm edilmiştir.

Yoksulluk sınırı, çok uzaktadır.

Yoksulluktan açlığa giden bir yoldur bu.

Çocukların açlıktan öldüğü bir sürecin daha da derinleşmesi demektir bu.

Saray Rejimi, rakamlarla oynamaktadır ve “uzman işçi dostları”, meseleyi gerçeklik içinde ele almaya bile cesaret etmemektedir.

Eğer mesele asgarî ücretin kaç dolar olduğu ise, bu büyük yanılsamadır.

Ülkede faiz düşüyor ama “piyasalar tepki” bile vermiyor. Vermiyor, çünkü, piyasalar Saray tarafından manipüle edilmektedir. Dolar bastırılmıştır.

Oysa sadece mesela peynir fiyatları ile bakarsak, sadece ekmek veya simit fiyatları ile bakarsak, asgarî ücretin çoktan açlık sınırının altına kaldığını görmek mümkündür.

Kira, doğalgaz faturaları, su faturaları, elektrik faturaları, okul masrafları, sağlık sisteminin çöküşü hesaba katılırsa asgarî ücret meselesi daha iyi anlaşılır duruma gelecektir.

Birçok işçi, birçok emekçi, asgarî ücret ne olsun sorusuna, “ne fark eder, kiralar, fiyatlar, faturalar sürekli şişmekte, keşke faturalar, fiyatlar, vergiler artmasa da, asgarî ücret de artmasa” demekteydi. “uzman işçi dostları”, Cumhurbaşkanı’nın asgarî ücreti açıklamasına vurgu yapmadan önce, keşke, aslında asgarî ücret tespitinin, işçi ve emekçileri açlığa mahkûm etmek olduğunu vurgulasalardı.

Öte yandan, son yıllarda, hızla, asgarî ücret, ortalama ücret hâline gelmektedir. İnsanlar, artan işsizlik nedeni ile, asgarî ücretin altında çalışmaya razı durumdadırlar. Göçmen işçilerin daha ucuza çalıştırılması, ülkede güvencesiz, sigortasız çalışmanın hızla artması, ortalama ücretin asgarî ücrete eşitlenmesi gerçeği, “uzman işçi dostları”nı ilgilendirmiyor.

Asgarî ücret süreci, gerçekte, işçi sınıfının örgütsüzlüğünü ortaya koymakta, örgütsüzlük ve sendikaların işçi sendikası olmadığı gerçeğini kalın çizgilerle çizmektedir.

İşçi sınıfını asgarî ücret politikaları ile yoksulluktan açlığa iten bu sürecin diğer yüzünde, örgütsüzlüğün yarattığı esarettir.

Bu esaret, gerçekte yoksulluktan açlığa giden sürecin ana nedenidir.

Esaret, işçi sınıfının sendikal alanda, gerçek işçi sendikalarına sahip olmamasına, işçi sınıfının devrimci örgütlenmeye uzak durmasına bağlıdır.

Örgütsüzlük esarettir. Bu bir kere daha ortaya çıkmıştır.

Sendikalar, ağırlıklı olarak sendika mafyasının denetimindedir. Sendika mafyası, bir yanında devlet, bir yanında sendika ağaları, bir yanında da ranta bağlı mafyatik örgütlenme demektir. Patronların denetiminde sendikal yapı budur.

Elbette, birçok işçi sendikası ya da işçi sendikası olmak isteyen sendika vardır. Ama egemen olan, işi elinde ve denetimde tutan, sendika mafyasıdır. Bu sendika mafyası, 12 Eylül yenilgisi sonrasında oluşturulmuştur. DİSK’in kapatılması bu nedenledir. İşçi sınıfı, ne yazık ki, yenilen devrimci harekete uzak durdukça, kendi sendikal örgütlenmelerini de kaybetmiştir.

Bugün de çıkış burada yatmaktadır.

İşçi sınıfı, siyasal olarak mücadele sahnesine çıkmalı, bu anlamda devrimci harekete yaklaşmalıdır. İşçi sınıfı, burjuva partilerin kuyruğuna takıldığı sürece, aslında güvende değildir. İradesini, sınıfsal çıkarlarını, sınıf olma bilincini terk etmiş demektir. Bunu yıkmanın tek yolu, işçi sınıfının devrimcileşmesidir.

Bizim cephemizden ifade edeceksek, eksiğimiz ve görevimiz, işçi sınıfı içinde devrimci örgütlenmedir. Bu sadece işçilerin devrimci harekete uzak durması ile ifade edilemez. Bu aynı zamanda biz devrimci işçilerin, sınıf içinde örgütlenmede zayıflığımız olduğu anlamına gelmektedir.

Bu durum, yani sendika mafyasının egemenliği, işçi sendikalarının zayıflığı, devrimci hareketin işçi sınıfı içindeki örgütlenmesinin yetersizliği durumu, kendini asgarî ücret belirlenmesi sürecinde de ortaya koymaktadır.

İşçi sınıfı, asgarî ücrete bağımlı hâle getirilmiştir. Oysa esas olan toplu sözleşme sürecidir. Grevli toplu sözleşme sürecinin zayıflığı, işçi sınıfını asgarî ücrete bağlı yaşamaya itmektedir. Bu süreç de sonunda, açıklanan asgarî ücreti kabul etme “zorunluluğu”na dönüşmüştür.

Oysa asgarî ücret masasına oturan işçilerin, öncesinde toplu sözleşmelerle kendi mücadeleleriyle haklarını aramaları esas olmalıdır. Toplu sözleşme ve grev hakkının kullanılması o kadar geridir ki, tek konu “asgarî ücret” tartışması hâline gelmektedir.

İşçiler, birçok yerde, asgarî ücreti kabul etmek dışında yol yok diyenlere, “bir yol daha var, genel grev” demişlerdir.

Bu genel grevi, gerçekten örgütlemek, sağlıklı bir biçimde örgütlemek, çok büyük önemdedir. Bunu söylemek yetmiyor, genel grevi örgütlemek gerekiyor. Bunun için de geç değildir. Bugünden tezi yok, işçi sınıfı, bir genel greve hazırlanmak zorundadır.

Bu açıdan, metal işçilerinin, Erdoğan imzalı grev erteleme kâğıdını reddetmeleri, bunu bir “kâğıt” olarak adlandırmaları ve greve çıkmaları, büyük önemdedir.

Bu ise örgütlülük ile gerçekleşir.

Devrimci işçiler, örgütsüzlüğün esaret, örgütün ise özgürlük olduğunu bilince çıkarmak zorundadırlar. Esaret zincirlerinin kırılmasına giden yol buradan geçmektedir. İşçi sınıfı, devrimci hatta, sınıf çizgisinde, iktidarı almayı hedefleyen bir hatta örgütlenmek zorundadır. Mesele sadece sendikal alanda güçlenmek değildir. Hem sendikal alanda, gerçek işçi sendikacılığının geliştirilmesi, büyütülmesi gereklidir hem de işçi sınıfı içinde devrimci örgütlenmenin geliştirilmesi gereklidir. İkincisi, birincisinin garantisidir.

Açıktır ki, işçi sınıfını oldukça çetin bir mücadele süreci beklemektedir. Mücadele hem yükselecek hem de sertleşecektir. Egemenler, Saray Rejimi, işçi ve emekçilere karşı saldırılarını artıracaktır. Ve bu saldırıları püskürtme, hem günlük mücadele hem de işçi sınıfının devrimci mücadelesi için büyük önemdedir. Bunu yapmak, esareti zayıflatmak demektir.

İşçi sınıfına, “örgütlerden uzak dur” diye telkinde bulunan sahte işçi dostları gerçekte işçilere, “burjuva partilere bağlan, esaretin sürsün” demektedir.

İşçiler, iktidarın belirleyeceği asgarî ücrete tabi kalmak istemiyorlarsa; açlığa, artan sömürü koşullarına, işyerlerinin birer cinayet mekânı hâline getirilmesine karşı durmak istiyorlarsa; örgütlenmek ve daha gelişmiş bir mücadele yürütmek zorundadırlar.

İntihar etme, mücadele et! Yakınma, ayağa kalk! Seyretme, örgütlen! Dilenme, diren!

Esareti kırmanın yolu, örgütlü direnişi geliştirmekten geçmektedir.

Mevcut asgarî ücret süreci, işçi sınıfının önüne, kapsamlı bir genel grev örgütleme görevini koymaktadır. Bu elbette, uzun bir örgütlü direnişin ardından gelecektir. Bu konuda işçi sınıfının rehberi, devrimci sosyalizmdir. Devrimci harekete uzak durarak kazanmak mümkün değildir.

İşçi sınıfı, sadece kendisi için değil, tüm toplumun kurtuluşu için, bu mücadeleyi yürütmektedir. Bu nedenle, işçi sınıfı, gençlerin, kadınların artan mücadelesine gözlerini kapatamaz. Tüm toplumsal muhalefetin öncüsü olmak, işçi sınıfının görevidir, misyonudur. Bu görev, ancak devrimci örgütlülük ile başarılabilecek bir görevdir. Başka da çıkış yolu yoktur.

Açlığa mahkûm olmak istemiyorsak, grev silahını elimize almamız gerekiyor.

Esaretten kurtulmak için, örgütlenmemiz gerekiyor.

Direniş yolu budur.

*Kaldıraç Dergisi’nin 258. sayısında yayınlanan “Perspektif” yazısıdır.


KAYNAKKaldıraç Dergisi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here